Gece. Gecenin körü... İnsanların günlük yaşamlarındaki yorgunluklarını atmak, belki de bu kör olduğu söylenen saatte dışarıda olanları görmemek için uyumayı, canavarlardan kaçmak için başlarını yorganın altına soktukları saatler.
Şehrin gökteki yıldızlara meydan okurcasına parıldayan ışıkları ise, Beyoğlunda bile bu binanın üzerindeki karanlığı sadece sessiz bir gölgelik mekan haline getirmekte. Gölgeler kendi aralarında ışıktan kaçma dansını sürdürürlerken, bir tanesi, görüldüğü zaman insana keşke gölge olsa, hiç kimse bu şekilde görünmese diye dua ettirecek şekli olan bir insanımsı çok hafif bir ses ile konuşur:
"Bizi buraya neden çağırmışsındır Akhtius, açıkta toplanmamız olağan dışıdır"
"Bela, sevgili dostum, başka birşey değil bela. Belayı başımıza açan ise yine biziz, başkası değil." der bir başka gölge... ya da sert hatlı bir silüet. Gölgeler ışığın üzerlerine düşüp kendilerini yok edeceği ana kadar görmemizi engeller konuşanı. Taa ki bir an sonra yaklaşan ve mavi ile kırmızı arasında gidip gelen ışıklar sert yüz hatlarını ve donuk bakışları ortaya çıkarana kadar. Temiz bir yüz, geniş bir alın ve kemerli bir burun. Renkli ışıklar bie can vermemektedir bu ölümsüz yüze. "Bu belayı başımızdan atmakta bizim işimiz" sözleri ile birlikte diğer gölgelere, artık her birisinin bir kişi olduğu farkedilen yüzlere döner...